Edebî metinler sayesinde, kültürleri okumak ve toplumsal hafızada yer alan çeşitli kodları deşifre etmek mümkündür. Roman şahıslarına dayatılan kültürel ve sosyal kimlikler aracılığıyla yaşanılan sosyal hayat hakkında bilgi sahibi olunabilmektedir. Bu bağlamda sosyal hayatın romanlara yansıyan en önemli meselelerinden biri de kadın cinayetleridir.
Bu kitap, Türk edebiyatında 1950–2010 yılları arasında yayımlanmış romanları kadın cinayetleri ekseninde inceleyen kapsamlı bir edebiyat araştırmasıdır. Namus ve töre, kıskançlık ve intikam, maddi çıkar ve güç sarhoşluğu, fuhşa zorlanma ve sömürü gibi “sebep”lerle işlenen bu cinayetler; Anadolu’nun ücra köylerinden büyük şehirlerin arka sokaklarına, taşra kasabalarından kentli aydın çevrelerine uzanan geniş bir coğrafyada, onlarca yazarın kalemiyle romana taşınmıştır.
Sanatçılar, toplumsal sorunlara edebî eserler aracılığıyla yeni ve farklı çözüm önerileri getirebilirler. Romanlar, toplumsal sorunları görünür kılarak okuyucunun bu sorunları düşünmesini ve sorgulamasını sağlar. Edebiyat, empati kurma ve farkındalık yaratma gücüne sahiptir. Her yazar içinde yaşadığı dönemin ve toplumsal yapının duygu ve düşünüş biçimini eserlerine yansıtır. Tanpınar’ın ifadesiyle “Her romancı kendi neslinin romanını yazmak ister.” Bu bağlamda yazarlar, on yıllardır kadın cinayetlerini işledikleri eserlerinde, gözlemledikleri bu sorunun ardındaki toplumsal dinamikleri ve bireysel trajedileri gözler önüne sermektedir.
Türk romanının kadına yüklediği anlam ve kadının maruz kaldığı şiddet, bu çalışmada dönemden döneme, yazardan yazara, sebepleriyle titizlikle izlenmektedir. Ortaya çıkan tablo hem edebiyat tarihinin hem de toplumsal tarihin kesişim noktasında durmaktadır: Türk romanı, kadın cinayetlerini yalnızca anlatmamış; bu cinayetlerin arkasındaki zihniyet kodlarını, toplumsal kabulleri ve sessiz suç ortaklıklarını da kayıt altına almıştır.
Çalışma yalnızca bu cinayetlerin nasıl kurgulandığını değil, neden kurgulandığını da sormaktadır. Yazarlar bu ölümleri topluma bir ayna tutmak için mi seçiyor? Şiddeti meşrulaştırmak için mi, yoksa sorgulamak için mi? Bununla birlikte unutulmamalıdır ki bu çalışmada başlıklandırılan hiçbir toplumsal ya da bireysel etken kadın cinayetlerinin “gerekçe”si olamaz. Bütün bu kavramlar faili mağdur haline getiren, zorbayı mazluma çeviren bir “sığınak” olmamalıdır. Bu, kökleri toplumun derinliklerine uzanan bir kötülüktür ve yalnızca eğitimin ve adaletin hâkim olduğu bir sosyal düzende iyileşebilir.
