…Araştırdıkça, kütüphane raflarında, arşiv belgelerinde, eski hatıralarda iz sürdükçe, mesele tek bir adamın çok ötesine geçti. Bu hikâyeyi önce bir yüksek lisans tezine dönüştürdüm. Ama tez bittiğinde, anlatılması gereken hikâyenin kuru bir akademik met-ne sığmayacağını anladım.
Çünkü bu, yalnızca bir hükûmetin birkaç aylık ömrünün hikâyesi değildi. Kırk yıl başka bir bayrağın altında yaşamış, ama kendi olmaktan vazgeçmemiş bir halkın; sazıyla direnci tutuştu-ran ozanların, cepheden cepheye koşan ağaların, hastasının ba-şında da milletinin başında da aynı sorumlulukla duran hekimle-rin hikâyesiydi. Ve bu hikâye, Anadolu’nun, Azerbaycan’ın ve Kafkasların buluştuğu yerde yaşayan; aynı dili konuşan, aynı tür-küyü söyleyen bir Türklüğün ortak hafızasıydı. Bu coğrafyanın insanları bugün hem Türkiye’nin hem Azerbaycan’ın bir parçası-dır; aynı köke bağlı bir aileyiz.
